Ana içeriğe atla

Kariyer ve Çocuk


Üzerinde çok konuşuldu, epey yazıldı, çizildi: ne sloganmış ki Türk kadını 21. yüzyıla  'Kariyer de yaparım, çocuk da!' iddiasıyla girdi. Sene 2012 oldu, beklenen farkındalık arttı ve en nihayet bu 'beyanat' sorgulanır oldu. 

Bugün bir meslektaşımın 'şunu anladım ki: 'çocuk da yaparım kariyer de' hikayeymiş' cümlesini okuduktan sonra, bir zamanlar uzun uzadıya düşündüğüm bu konuyu ele almak istedim. Feminizmin ve 'emancipation'ın* kimi zaman yanlış ele alındığını, feminizme sığınanların argümanlarının zaman zaman yüzeysel olduğunu dile getirmeye çalışmakta ve genellikle yanlış anlaşılmaktaydım.  

Öncelikle nedir 'kariyer yapmak', onu bir anlamalı. Bir yerde çalışıyor olmak mı? Emeklilik hedefiyle bir yerde çalışmak mı? Başarılı olup ödüller almak mı? Ünlü olmak, isim yapmak mı ve / veya yaptığı işten çok para kazanmak mı? Topluma faydalı olmak mı? Bu kavramla herkesin kastettiği farklı olabiliyor. Astrolojiye bakarsak, annelik de 'kariyer evi'nden yönetiliyor, dış dünyaya kendini nasıl yansıttığın astrolojide kariyer olarak tanımlanıyor. 

'Kariyer de, çocuk da' kalıbı bir inatlaşmanın ürünü olarak doğdu, sanki (Freud'un teorisini doğrularcasına...). 
Sözkonusu olan yapabilmek kısmıysa 'eyvallah', kadın da gayet güzel bir çok işi yapar, üstesinden gelir ve başarılı olabilir. 'Yapabilirlik' dışında, bir de bunu kadın her koşulda ve her alanda yapmak ister mi? Ve hangi şartlarda, hayatının hangi evresinde yapmak ister? Hem kariyeri, hem anneliği bir arada yürütmeyi mi tercih eder? Yapabilir mi ve nasıl? Yoksa hayatının belli evrelerinde farklı yönlere mi ağırlık verir? (first things first) gibi önemli sorular var... Feminizm iyi hoş da 'eşitlik' derken aslında ne istiyoruz? Kadınlar ne istediklerini biliyorlar mı ve bunu iyi tanımladık mı? Erkeklerle aynı konum mu, yoksa kadınların ihtiyaç ve durumlarına uygun başka bir konum mu? Evrenden ne istediğimize dikkat etmek gerekiyor, sonra o istediğimiz oluverince 'ama ben bunu demek istememiştim' olmasın :-) 

Neden sanki 'kadın ile erkek eşittir' diye dolduruşa geliriz? Erkek ile kadın eşit değildir ve ona göre de plan yapmak gerekir. 'Biri diğerinden daha üstündür' anlamında söylemiyorum, 'farklıdırlar' demek istiyorum.
Malumunuz dünyada erkeksi bir düzen mevcut, iş hayatındaki kadınlar da çoğu kez bu düzenin bir parçası olarak 'erkekleşiyor'. Dış görünüşte gayet 'kadınsı' olabilirler, kılık kıyafet, tarz olarak ve fakat gelgelim 'içeride' durum başkadır... Sliding Doors'dan şu konuşmanın benzerleri kimbilir kaç kez yaşanmıştır, bu dışlanan iş kadınının hormonlarla ilgili esprisi beni çok düşündürmüştür:


Maalesef eril bir düzende, üstüne üstlük eril mekan**larda yaşıyoruz. Erkeksi düzen 'kadın ve erkek eşit' diyor, '9.00-18.00 arası' ve 'illa da haftanın 5 günü çalışılır' diyor. Halbuki bu kurallara esneklik getirilebilinir. Nasıl? Licia Ronzulli bebeğini Avrupa Parlamentosu'na getirdiğinde...  haberinde olduğu gibi mi? 

http://www.dailymail.co.uk/news/article-1314283/Licia-Ronzulli-brings-baby-EU-Parliament.html


Buna cevap vermek kolay değil: kapsamlı düşünmek gerekir. (Bir haftalık bebeğiyle bbq partisine giden arkadaşım aklıma gelmişti bu haberi görünce!)

Başka neler diyor eril düzen: 'Ev kadınları bedavaya çalışır' diyor. Bu ilginç makale ise ilginç bir araştırma yapmış: Ev kadının ücreti nedir?
Buna benzer bir başka çalışmayla, 'ev kadınlarının, ülke ekonomisine, sürdürülebilir yaşama katkısı var mı' diye de araştırılabilir .

Meslek okullarının, üniversitelerin öğretmediği bir çok (!) şeyden biri de, kız öğrencilerin bir gün anne olunca bu durumun -iş- hayatlarını çok etkileyeceğidir. Kızlarımızın daha en başından kariyer planını ona göre yapması gerekliliği ve belki de daha çok insiyatif kullanması, mümkün olduğunca girişimci olması gerektiği... Neden? Girişimci olup kendi işini yapabilmek, annelikle kombine edebilmek açısından avantajlıdır. Kolay değilse de 9.00-18.00 bir işle karşılaştırıldığında, daha esnek olması itibariyla, daha mümkün gibi görünüyor. Üstelik yaratıcılık yeteniğiyle bir iş kurma beceresine ve onu 'manage' edebilme, ayrıntılarıyla düşünebilme kabiliyetine sahiptir, kadın. 

http://forum.memurlar.net/konu/1673709/

Çocuğuna annnenin kendisinin bakabilmesi en ideali. Arada sırada yardım alarak ve genel olarak kendi bakmalı anne. Elbette çalışabilir veya çalışması gerekebilir, nihayetinde çocuğun önce karnı doymalı. Çalışmanın stratejisi, lojistiği, yönetimi vs önemli, neredeyse MBA masterı yapmışçasına bir beceri gerektiriyor. Anneanne, babaanne veya çok iyi bir bakıcı vardır ve  bakmayı gönülden istiyorlardır. Onun dışında şimdilerde güzel yuvalar da açıldı. Bütün bunlar mümkün. 
Ve fakat son zamanlarda beyaz Türk kadınlarından genellikle : 'bakıcım kaçtı, bildiğiniz, tanıdığınız kaçmayacak bir bakıcı var mı?' yı çok sık duyuyoruz... Bakıcılar da aslında çocuklarını -başka ülke veya şehirlerde- bırakıp gelen, para kazanmak zorunda olan anneler. Onları çalıştırmak yardım etmek mi, yoksa bu düzeni sürdürmek mi oluyor? Cevabı basit değil. Sanırım henüz sistem tam da yerine oturmadı, bir arayış içindeyiz... 
Moodysson'ın Mammoth adlı, İsveç yapımı film beni çok etkilemiştir. Başarılı bir New York'lu çiftin ve onların kızlarının, küreselleşmeyle ilgili koşullarla ilgili deneyimlerini konu alan bir film. Çocuğunu bakıcıya bırakıp, kendini çocukları iyileştirmeye adamış bir cerrah anne ve filmdeki diğer anneler... Paradoks... Mamut metoforu kullanılmış: yapılan bir şeyin ödülünün, karşılığının, bedeline değmemesi bağlamında...


Bir başka şey ise 'modern' kadının annelik konusundaki bilgisizliği, beceriksizliği meselesi. Elbette annelik göre göre, yapa yapa öğreniliyor. Pekiiiiiii, çevrede kaç kişiyi anne olarak, örnek olarak görüyoruz? Kendimden biliyorum: bizim nesil anneliği öğrenmek için kitaplara başvuruyor. Bebek bakımı ve çocuk yetiştirme kitapları alınıyor ve bir bakılıyor ki bu kitaplar birbirine tezat yöntemler içeriyor. (Aşağıda en beğendiğim kitapların listesini de verdim***) Bunlara gerek var mı? İşin içinden çıkamadığım zaman -kitaplarda yazanlar pek içime sinmediği için-: 'şu an Afrika'da bir kabilede çadırda yaşayan bir anne olsam, ne yapardım' sorusunun cevabıyla yönlendirdim kendimi. (Elbette anneciğime de sordum arada sırada ki annemin en büyük katkısı 'ben sana nasıl yapılacağını, işin doğrusunu söyleyeyim' şeklinde yaklaşmamış olmasıdır. Onun yerine 'Biz böyle okuduk, duyduk ve onu uyguladık: sen de araştırdığın kendi hissetiğin gibi yap' demiştir. Kaldı ki her çocuk farklı olduğu için farklı şekilde ele almak gerekiyor. Hap gibi formüller yazmak mümün değil. Herşey gibi bebeğe, çocuğa yaklaşım da bir bağlamda (context) oluyor: demek istediğim formüller yazmak mümkün değil: kişiye, zamana ve mekana göre değişiyor...)

Örneğin kızımın doğumundan sonraki ilk haftalarda, doğru tutamadığım için emzirirken zorlanmış ve acı çekmiş bunun üzerine eve bir emzirme uzmanı çağırmıştım. Sanki eski Amerikan filmlerinden fırlamış da gelmiş, bir terasta sallanan sandalyesinden kahkahayla kalkıp da yan komşusuna gelivermiş gibi içeri giren bu tatlı zenci bayanı hiç unutamam. Hele onun kızımın minik kafasını tutuşunu... Bir insan bu kadar ehli bir şekilde bir bebek kafası tutabilir :) Çok geç anlayacaktım ki o da bir maharettir.  Onun bana dediği şuydu; eskiden anneler herkesin içinde alenen emzirirmiş. Bu sayede kadınlar, çocukluktan itibaren yüzlerce emzirme örneği görürmüş. Gelgelelim modernleşme sonucu kapalı kapılar ardında emzirilmeye başlandığı için (ve 70li yıllarda bebek mamasının giderek yaygınlaşmasıyla) her kadının ilk emzirme deneyimi ilk çocuğuyla oluyor, ve sonuç malum: yaralar, sütünün kesilmesi, vs... 

Bir çok açıdan kadın bedeninin nesneleştirilmesinin bedellerini de ödüyoruz. Halbuki kadın bedeninin sıradanlaşması gerekir. Neden bir anne bebeğini emzirmek gibi gayet doğal bir eylemi gizlenerek yapar? Göğüs ne işe yarar, zaten? İşlevsel ve sürdürülebilir mimarinin de savunucusu olarak, 'bir kadının vücudunu da işlevsel ele almak gerekir' derim :) Çocuk doğurmak ve onu beslemek için 'tasarlanmış' bir vücut; gerisini siz tamamlayın... 

Anne olduğumdan beri çevredeki anneleri, anneliği, kadınlığı 'gözlem'liyorum. Çocuğunu pusette değil de kucağında maharetle kavradığı gibi, cabbar cabbar taşıyan (mecazi anlamda da çocuğunu taşıyabilen) kadınlara, hani şöyle anaç, doğallıkla iş yapan, yemek yapan, çocuklarına sözünü dinleten, bir oklavayı maharetle eline alıp da şıp şıp hamur açan kadınlara... Zamanın, modern yaşamın dayatmalarını umursamayan, kırsal kesimimizin üretici, neşeli kadınlarına giderek saygım artıyor. Çünkü biz, kentli modern kadınlar için anne olmak, kadın olmak, o kadar da basit değil artık. Yeniden keşfedilmesi gerekiyor. 
Aslında varolan bir bilgelik, bunun içine doğmuşuz ve fakat kaybolmaya yüztutmuş. Kızım 3 aylıkken Rotterdam'da Shantala bebek masajına başladığımda, bu bana pek bir 'egzotik' gelmişti. 


Aslında bu, babamın bahsettiği, küçükken yaşadığı ve Kastamonu'nun bir ilçesi olan Tosya'da görüp hatırladığı masajın aynısıydı. Maalesef nasıl yapıldığını tam olarak hatırlamıyordu, ondan öğrenemedim. Bir üst jenerasyonumda bilinen, uygulanan bu masajı ben nereden öğrenecektim? Rotterdam'da bir Hollandalıdan! Nasıl gelmiş bu masaj Hollanda'ya?Hindistan'da Shantala adındaki bayandan öğrendiği masajı Fransız F. Leboyer'in Avrupa'ya getirmesi sayesinde... 
Bunun gibi kimbilir daha nice bilgeliklere sahip Anadolu kadını, biz kentli 'modern' kadınların bilmediği, farkında bile olmadığı...

Kaç kadın annelik yapmayı gönülden istiyor?  Kaçımız zorunda olduğu için değil de gerçekten istediği için çocuğuna bakıyor ve o hani pusete bile ihtiyaç duymayan cabbar kadınlar gibi çocuğunu anaç anaç 'taşıyabiliyor'? Kariyer yapmak gereksiz yere abartılıp, annelik biraz da hor görülmüyor mu? 

60'lı, 70'li, 80'li yıllarda doğan bizler, mimarlar, mühendisler, avukatlar, doktorlar olduk ama ne ilginçtir anne olmayı öğrenmemiz biraz zaman alacağa benziyor... Kadınlık, yin enerjisi hepimizin önünde keşfedilmeyi bekliyor... Ve ben bu konuda gayet umutluyum: uzun süredir 'kayıp olan' 5nci element ahşap (feng shui) yeniden popüler olmaya başlamakta ve yin - yang dengesi ise yavaş yavaş yerine oturmakta. Kadınlar yin enerjisi ve farkındalıkla daha bir bütün olarak, ayakları üzerinde sağlam basacaklardır. 

Elbette kadınlar da kariyer sahibi olmalı, topluma katkıda bulunmalıdırlar. Kadın bir çok rolü olan bir bütündür. Bu bütünün bir bölümünü yüceltmek veya bir kısmını yok saymak eksik kalmaya sebep olacaktır. Anadolu'da tarlada çalışıp sırtında çocuğunu taşıyan kadın fotoğrafı biz Türk kadınlarını güzel sembolize etmektedir. Her ne kadar pratikte bu ağır bir yaşam da olsa, bu resmin başka sosyal açılımları da olsa fotoğraf olarak ve sembolik olarak benim bu yazıda demek istediğimi özetliyor. 

Son olarak, kadın erkek farketmez, bir ebeveyn olarak kariyer yapma konusuna değinmek için Hollanda NTR kanalında yayınlanan program dizisinden bir örnek vermek istiyorum. Programda iş hayatındaki değişimler konu alınıyor; eski yöntemlerin artık işe yaramadığı ve 20. yüzyılın liderlik tarzının günümüzde yeterli olmadığı işleniyor. Ayrıca 'ne tür liderlere ihtiyacımız olduğu' sorusuna cevap aranıyor.
Kariyer yapmayı, bir şirketin üst düzey yöneticisi olmak olarak tanımlayan ve bir gün bunu hedefleyen bir kadınsanız, dizilerin yedisini de tavsiye ederim (Looking For Leaders | Leiders Gezocht). 

Dizilerden bir tanesinde Stephen Covey baba olan yöneticilere sesleniyor  (kadın yöneticiler göz ardı tutulmuş ya, hadi neyse ! Eksik de olsa doğru söylüyor. Önemli değil biz kıssadan hisseye bakalım! Biz biliyoruz ki aynı tavsiye anne olan kadın yöneticiler için de geçerli.) Covey 'iyi babalar (anneler) iyi yönetici olabilirler' diyor. Ve yöneticilere şu tavsiyede bulunuyor 'İyi yönetici olmak için kendinizi bir bütün insan olarak geliştirin'. 'Başarılı olmak için sadece tek bir yöne ağırlık veren bir yaklaşım olmamalı. Yöneticilerin, iş hayatı kadar, arkadaşlık ilişkilerini ve aileyle olan ilişkilerini de önemsemeleri, kucaklamaları gerekir.' diyen Covey 'Ölüm Döşeği Edebiyatı'ndan da örnek vererek iş hayatındaki hiçbir başarının aile hayatındaki başarısızlığı telafi edemeyeceğini hatırlatıyor.

Uzun ve kapsamlı bir yazıyla 'kariyer de, çocuk da...' konusunu ele aldım. Ya siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 



DİPNOTLAR
emancipation: özgürleşme, kurtuluş
** eril mekan: en basit örnek olarak, lüks ve kadına yönelik kurulmuş AVMleri ve oradaki emzirme odalarını, bu can sıkıcı odaların dışarıdaki parıltıdan hiç nasibini almamış oluşunu verebilirim... Mimarlıkta bir çok örnek verilebilir, başka bir yazıya konu olsun:) Bu konuda okumak isteyenlere Arkitera'daki bir makaleyi öneririm.
*** kitap ve websitesi önerileri:




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yumurta mı Paskalya'dan, Paskalya mı yumurtadan çıktı?

Paskalya’nın yumurta ve tavşanla ilişkisi nedir? Neden yumurta boyarız?Bu mutlu bir bayram mıdır, peki neden biraz da hüzün vardır, ağıt yakılır? Pesah neden 'hamursuz' bayramıdır? Bu döneme denk gelen onca bayramın birbiriyle ilgisi var mıdır?


Paskalya her sene farklı bir tarihte kutlanan Hristiyan bayramıdır. 21 Mart’ın -bahar ekinoksunun- ardından gelen ilk dolunaydan sonraki pazar günü kutlanır; bu da 22 Mart - 25 Nisan arasında bir zamana denk gelir. 40 günlük oruç döneminin bitmesi yumurtalarla, yumurta ve tavşan şeklinde çikolatalarla kutlanır. 


Paskalya'nın kökeninin Yahudi Pesah Bayramı’na dayandığı söylenir. Biz Pesah’ı Hamursuz Bayramı olarak da biliyoruz. Pesah’da kutlanan, antik Museviler’in 400 yıllık kölelikten kurtulup Mısır’dan kaçmalarıdır ki bunun ilginç bir hikayesi var. Kısaca değinmek gerekirse: sözkonusu kaçış zamanı Museviler, melekler hangi evlerde olduklarını bilip onları korusunlar diye kapı kenarlarına kuzu kanı sürmüşler. Çok çabuk kaçabilmek iç…

Noel Baba

Bundan 10 sene önce Hollanda’ya gelip yerleştiğimde, Hollanda kültürüne dair bir çok unsur, gelenek, yaşam tarzı, vs. ilgimi çekmişti. Gelir gelmez Hollandacayı öğrenmek isteyeşimin sebebi de buydu: Hollandaca okumak ve Hollandalı'ları anlamak istiyordum. Derinlemesine öğrenmek, bir de Avrupalı'nın gözünden bakmak istiyordum yaşama, olaylara. Elbette bu anlama süreci -çoğunlukla- inişli, -ara sıra- çıkışlı bir süreçti. Her seferinde ‘aman da ne güzelmiş bu örfleri-adetleri‘ demedim.  Bir kuzey Avrupa ülkesinin kültürü bizimkinden çok farklı bir kültürdü, kendi ülkesine alışmış biri olarak yaklaşıyordum her gördüğüm, karşılaştığım ‘yeniliğe’ (bana göre ‘yenilik’ olan, onlara göre yüzyıllardır yaptıkları gayet olağan şey). İlk yıllarda bu farkları çoşku ile karşılamadım, takdir edemedim. 10 sene bu kültürle iç içe yaşayınca, bakış açım değişti ve bazı gelenekleri, görenekleri takdir ediyor ve ‘keşke ülkemde de buna benzer şu olsa, bu olsa’ diye geçiriyorum içimden. Buna bir çok …